İlim Öğrenmek

 

Efendimiz  s.a.v’in en büyük mucizesi olan Kuranı okumak, okutmak, yaşamak ve yaşatmak müslümanın en büyük görevidir. Bütün peygamberler kendi görüşlerine göre hareket etmediler bilakis hepsi Allah tarafından gönderilen ilahi bir kitaba uymakla büyük oldular ve Hakkın rızasını kazandılar. Peygamberler böyle yaparsa biz vahye mahzar olmadığımız halde nasıl olurda kendi yolumuzu kendimiz çizmeye kalkışırız. Halbuki yapılacak iş bizim dünyada geçici olduğumuzu anlayıp sonsuz ahiret yurdunun yolunu gösteren Kurana tabi olmaktan başka çıkış yolu yoktur. Bu vesileyle en büyük insan kimdir? Diye sorarsak cevap olarak peygamberler, sıddıkler, şehitler… düşünülür. Tamam doğru fakat cevabı en büyük olan Allah’ımızın en büyük kitabını yaşayan ve onun yolunda gidendir en büyük insan. Ne mutlu Kuran yolunda olanlara. Müslümanın kitabı Kurandır. Bir hıristiyana desek ki kuran oku çocuğuna öğret cevaben ben dinim gereği asla okumam ve onun aleyhine bütün misyonerlik ve gavurluğumu ortaya koyarım. Yahut bir yahudiye desek ne olur kuran bilenlerin sayısı azaldı buna sahip çıkın Yahudi, değil kuran, ben kuran taraftarını yok etmekle uğraşıp, nasıl Allahın düşmanı olduğumu ısbatlamaya çalışıyorum der. Müşriği, budisti, hindusu vs. hepsi aynı cevabı verir. Müslümanım diyene sorsak kuran bilirmisin bilmem der çocuğun bilir mi o da bilmiyor der. Bu durumda bizim Müslümanlığımızın durumu ne? Diğer durumda olan milletlerden farkımız ne? Bu hususta varid olan bazı rivayetleri zikredelim

      Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: "Resulullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "İlmi, alimlere karşı böbürlenmek, cühelâ ile münakaşa etmek veya mevki-makam elde etmek için öğrenmeyin. Kim bunu yaparsa ona ateş gerekir, ateş!"     

   Ömer b. Abdilaziz rahimehullah'dan nakledildiğine göre, (Medine valisi) Ebu Bekr b. Hazm'a şöyle yazmıştır: "Bak, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın hadisinden ne varsa yaz. Zira ben, ilmin kaybolmasından ve ulemanın gitmesinden korkuyorum. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın hadisinden başka bir şey kabul etme. Alimler ilmi yaysınlar, ilim için herkese açık yerlerde halkalar teşkil etsinler, ta ki bilmeyenler de böylece öğrensin. Zira ilim, gizli kalmazsa helak olmaz."

Buhari, İlm 34.

             İbn-i Abbas radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Ümmetimden bir kısım insanlar, dini ilimleri öğrenecekler. Kur'ân-ı Kerîm'i okuyacaklar ve şöyle diyecekler: "Devlet erkanına gidip, onların dünyalıklarından alırız, dinimizi de onların şerrinden uzak tutarız." Halbuki bu mümkün değildir, tıpkı katad (denen dikenli ağaçtan) dikenden başka bir şey elde edilemediği gibi. Aynen öyle de, yetkililerin yakınlığından sadece katad elde edilir."

      Ebu Sa'îdi'I-Hudrî anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kim insanların dini işlerinde Allah'ın faydalı kıldığı bir ilmi gizlerse, Allah, Kıyamet günü onu ateşten bir gem ile gemler."

            Mus'ab b. Sa'd'ın babası anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "En hayırlılarınız Kur'ân'ı öğrenen ve öğretenlerdir."

Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm; "Şüphesiz insanlardan Allah'a yakın olanlar vardır!" buyurmuştu. Ashab: "Ey Allah'ın Resulü! Bunlar kimlerdir?" diye sordu. "Onlar Kur'ân ehli, Allah ehli ve Allah'ın has kullarıdır!" cevabını verdi.

             Ebu Zerr radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, bana dediler ki: "Ey Ebu Zerr! Senin evden çıkıp Allah'ın kitabından bir ayet öğrenmen, senin için yüz rek'at namaz kılmandan daha hayırlıdır. Keza gidip ilimden bir mevzu öğrenmen -ki bu ilimle amel edilsin veya edilmesin- senin için bin rek'at namaz kılmandan daha hayırlıdır."

         Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Allah kimin hakkında hayır murad ederse, onu dinde âlim kılar."

         Hz. Muaviye radıyallahu anh, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın şöyle söylediğini anlatıyor: "Hayır bir alışkanlıktır, şer de düşmanlıktır; Allah kimin hakkında hayır dilerse onu dinde fakih âlim kılar."

         Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm şöyle buyurdular: "İlim öğrenmek her Müslümana farzdır. İlmi, ona layık olmayan kimseye öğretmek, domuzun boynuna mücevherat, inci, altın takmak gibidir."

         Zir b. Hubeyş anlatıyor: "Safvân b. Assâl el-Murâdi'ye geldim. Bana: "Ne maksatla yanıma geldin?" dedi.  "İlmi ortaya çıkarayım diye!" dedim. Bunun üzerine bana şunu söyledi: "Ben Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'dan işittim. Buyurmuşlardı ki: "İlim talep etmek üzere yola çıkan hiç kimse yoktur ki, melekler, onun bu yaptığından memnun olarak, ona kanatlarını germemiş olsunlar!"

         Ebu Ümâme radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Yok edilmezden önce şu (dini) ilmi öğrenmeniz gerekir. Onun yok edilmesi kaldırılmasıdır." Aleyhissalatu vesselâm, sonra orta parmağı ile şehadet parmağını şöyle birleştirerek: "Alim ve talebe sevapta ortaktırlar, diğer insanlarda (öğretici ve öğrenici olmayanlarda) hayır yoktur!" buyurdular.

    Kıyamet kopmadan önce Kuranı kerim kaldırılacak ve insanların akıllarından unutturulacak ondan sonra tövbe kapıları kapanacak. O gün gelmeden kurana sarılalım ahkamını yaşayalım.        

        Abdullah b. Amr radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, bir gün, evlerinden birinden çıkıp mescide girmişti. Mescidde ise iki halka vardı. Birinde insanlar Kur'ân okuyor, Allah'a dua ediyordu. Diğerindekiler ilim öğrenip ilim öğretmekle meşguldü. Aleyhissalâtu vesselâm: "Her ikisi de hayır üzeredir: Şunlar Kur'ân okuyorlar, Allah'a dua ediyorlar, Allah (taleplerini) dilerse onlara verir, dilemezse vermez. Bunlar ise öğrenip öğretiyorlar. Ben de bir muallim olarak gönderildim!" buyurdular ve ilim halkasına oturdular."

        Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Allah benim sözümü işitip öğrenen, sonra da onu benden başkasına ulaştıran kimsenin yüzünü Kıyamet günü ağartsın. Zira nice ilim sahipleri vardır ki, alim değildir. Nice ilim sahipleri ilmi, kendinden daha alim olana taşırlar."

        Yine Hz. Enes anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "İnsanlardan öyleleri vardır ki, onlar hayrın anahtarları, şerrin de sürgüleridir. Allah'ın, ellerine hayırın anahtarlarını koyduğu kimselere ne mutlu! Şerrin anahtarlarını Allah'ın ellerine koyduğu kimselere ne yazık!"

Muaz b. Enes'in babası anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kim bir ilim öğretirse ona bu ilimle amel edenlerin sevabı vardır. Bu amel edenin ücretini eksiltmez."

        Ebu Katâde babasından naklediyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kişinin (öldükten sonra) geride bıraktıklarının en hayırlısı şu üç şeydir: "Kendisine dua eden salih bir evlad, ecri kendisine ulaşan bir sadaka-i cariye, kendinden sonra amel edilen bir ilim."

        Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Mü'min kişiye, hayatta iken yaptığı amel ve iyiliklerden, öldükten sonra ulaşanlar, öğretip neşrettiği bir ilim, geride bıraktığı salih bir evlad, miras bıraktığı bir mushaf (kitap), inşa ettiği bir mescid, yolcular için yaptırdığı bir bina, akıttığı bir su, hayatta ve sağlıklı iken verdiği bir sadakadır. Ölümünden sonra kişiye işte bunlar ulaşır."

        Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Sadakanın en üstünü, kişinin bir ilim öğrenip sonra da onu müslüman kardeşine öğretmesidir."

    Son zamanlarda sürekli ALLAHın ilk emri oku denilip bu şekilde bırakılıyor. Halbuki doğrusu Yaratan Rabbinin adıyla oku! Yani önce Rabbini tanı onu öğren, eğer biz sadece oku dersek bunun içine her çeşit okuma girer iyisi de kötüsü de. Bunun için önce Allah celle celalühü nün istediği şekilde önce akaid, tefsir, fıkıh, hadis vs. gibi ilimlerden başlamak lazım sonra sırasıyla diğer ilimler.

Meâl-i Şerifi

1- Yaratan Rabbinin adıyla oku!

2- O, insanı bir alekadan (embriyodan) yarattı.

3- Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir.

4- O Rab ki kalemle yazmayı öğretti.

5- İnsana bilmediği şeyleri öğretti.

     Rabbinin adıyla oku!. Yani onun yüce adıyla, "Allah" yüce ismi ile başlayarak oku. Okumaya başla. Yukarıda geçtiği üzere bu emir inerken, başlangıçta Hira mağarasında Hz. Muhammed'in huzuruna melek gelip canına tak diyen şiddetli bir sıkıştırma ile yalnız "oku" demiş. O zamana kadar Hz. Muhammed okumak bilmediği için "ben okumuş değilim" yani okumak bilmem ki ne okuyayım? demişti. Bunun üzerine yine şiddetli bir sıkıştırma ile "oku" demiş. O da yine "ben okumuş değilim" demişti. Demek ki o ilk iki "oku" emri henüz Kur'ân değil, okuma denilen işe başlamak için heceletme cinsinden hazırlayıcı bir emir teklif idi. Kur'ân, üçüncü defaki sıkıştırmadan sonra olan iş bu "Rabb'inin adıyla oku!" emri ile başlamıştı. Şu halde bu emir, ilk inmesinde hem yaratıcı bir mahiyette Hazreti Peygamber'i okumazken okur yapmış, hem öğretici bir şekilde nazmı ile okunanı belirtmeye başlamış, hem mânâsı ile ilk vazifenin böyle yaratan, terbiye eden Allah'ı tanıtmak ve onun ismiyle okumaya başlamak olduğunu yükümlü tutmak şeklinde anlatmıştır. Bu başlangıçta şöyle demek olur: Gerçi sen bu zamana kadar okumadın. "Sen Kur'ân'dan önce bir kitap okumuyordun." (Ankebut 29/48) kitabın niteliğini, imanın esasının neden oluştuğunu bilmezdin... "Sen önceleri kitap nedir iman nedir bilmezdin." (Şurâ, 42/52) Fakat işte yaratmak denilen işin sahibi olup kâinatı yaratan ve seni yaratıp yetiştiren, sana ve her işine sahip olan Rabb'in seni kudretiyle şu anda bir okur yaptı, okunacak bir Kur'ân, bir kitap indirmeğe başladı. Böyle öğretildiği gibi o Rabbi'nin ismiyle başlayarak oku!

"Kur'ân okumak istediğin zaman, Allah'ın rahmetinden kovulmuş şeytanın şerrinden Allah'a sığın." (Nahl, 16/98) âyetinde de geçtiği üzere Kur'ân okumanın hakikati, sözü rasgele söylemekten daha güzel bir şekilde düzgün olarak bağlayarak birbiri ardınca ağızdan sesle çıkarmaktır ki, gerek ezberden ve gerek yüzünden, gerek gizli ve gerek açık mutlak olarak okumak demektir. Kitabın kitap olması için, gerçekten yazılmış olması şart olmadığı gibi, okumak için de mutlaka yazı şart değildir.

Gözle okumaya, zihinden hatırlamaya okumak demek de mecazdır. Hakikaten kırâatin kemali ezbere okumaktır. Hz. Peygamber'in hadisinde söylendiği üzere yüzünden okumanın sevap ve fazileti, kavrama ve ezberlemeye sebep olmasından dolayıdır. Resulullah'ın kırâati, yazıya ihtiyacı olmaksızın Allah tarafından kendine böyle inmiş olan Kur'ân'ı ezberinden en mükemmel şekilde okumaktır ki, kendi kendine veya namazda veya diğerlerine tebliğ için okumayı, okutmayı ve yazdırmayı kapsar. İşte eskiden hiç kitap okumamış, yazı yazmamış olan Ümmî Peygamber'e bu emir ile bir mu'cize olarak okunacak bir kitap verilmeye başlanmış ve kendisine yazmadan okuyacak okutacak, emir yoluyla yazdırtacak bir okuma imkanı ihsan buyurmuştur. Buna besmele ile başlanması da emrolunmuştur. Ve bunun hikmeti, uluhiyet gereği olduğu da özellikle "senin Rabbin" izafeti ile anlatılmıştır. Hiç bir kitap okumadan ve kalem ile yazıyı öğrenmeden böyle bir okuyuş mucizesi nasıl mümkün olur? gibi bir şüpheye meydan bırakılmaması için kalem işine kadar gelinmek üzere aşağıdaki gibi yaratıcılık vasfı ve yaratılışın başlangıcı ile uluhiyet hükmü hatırlatılarak ve açıklanarak buyuruluyor ki: O Rabb'in ki yarattı, yani olmayan şeyi yaratmak kendisinin vasfı olan, yahut seni ve her şeyi yaratan Rabb'inin ismiyle oku ki

2. O insanı bir kan pıhtısından yarattı.

ALAK, "Kamus" ve şerhlerinden anlaşıldığına göre aslında lügatta alek maddesi, yapışıp ilişmek mânâsındadır. Ve mutlak şekilde ilişken ve yapışkan nesneye de denir. Bundan her türlü kana ve kırmızı kana ve özellikle uyuşuk kana alek denilmiş. Kandan bir kısım olması itibariyle veya doğrudan doğruya ilişiklik mânâsı ile rahimdeki tutuğa da aleka denilmiştir. Bütün bunlar maddî mânâdır. Bunlardan başka alek, ruhanî ve manevî olarak "alaka" gibi aşk ve sevgi mânâsına geldiği de lügatta açıklanmıştır.

Tefsir bilginleri, "Bir alakadan, yahut sırf bir ilişikten bir insan yaratan ve mutlak surette yaratmak kendinin şanı olan Rabb'in hiç okumamış olan kimseyi de böyle bir emir ile elbette okutur. Onun için oku!

3. Onun ismi ile "oku" tekrarı ifade eden bu ikinci emir okumak yeteneğinin tekrar ile meydana geleceğini uyarmak üzere birinci "oku’yu pekiştirmek için bir tekrar olduğu gibi, daha sonraki âyetlerden hareket ederek başkalarına tebliğ etmek veya yazdırmak için okumak üzere ikinci bir emir de olur. Ve Rabb'in sonsuz kerem sahibidir. Birinci tarz, sözün gelişine daha uygun ve peygamberlik ile lütuf ve ihsanda bulunmanın kalem ile ikramda bulunmadan daha yüksek olduğunu anlatmada daha açıktır. Yani başkası değil, o her cömertten daha cömert olan Keremine, kerametine nihayet olmayan, karşılıksız, bedelsiz, korkusuz, endişesiz lütuf ve hilmi ile, sebepli veya sebepsiz, alışılmış ve alışılmamış cömertlik ve yardım ile nimet verip, ihsanda bulunan kerametler ve mucizeler bağışlayan ve gerçek kerim (cömert) yalnız kendisi olan o yaratan ve sana ismi ile başlayarak okumayı emreden ancak Rabb'indir.

4. O kalem ile öğretendir. Kalem ile yazıyı öğreten, o vasıta ile ilim belleten de odur. Yoksa bir kan pıhtısından yaratılmış olan insanlar ne kalem bilirdi ne yazı.

5. O, insana bilmediği şeyleri öğretti. İnsanda olmayan kuvvetleri, yetenekleri, kabiliyetleri yaratarak ve deliller getirerek ve âyetler indirerek vehbî (Allah vergisi) olarak da öğretti. Çalışarak kazanma yoluyla da öğretti. İşte öyle sonsuz kerem sahibi olan Rabb'in sen hiç okumamışken, yalnız cömertliğinden sana Ledünnî (Allah tarafından ihsan edilen) bir ilim vererek böyle bir emir ile seni kaleme muhtaç etmeden de okutur, bilmediğin şeyleri bildirir ve bildirdi. Onun için sen de onun ismiyle bu Kur'ân'ı oku, oku. Beydâvî der ki: Yüce Allah insanı en özel mertebelerden en yücesine nakleden ve nimetini ortaya koymakla Allahlığını anlatmak ve cömertliğini gerçekleştirmek tarzında insanın başlangıç ve son durumunu sayarak bu şekilde önce Allah'ı tanımaya akıl yoluyla delalet edene işaret; ikinci olarak da işitme yoluyla delalet edene uyarıda bulunmuştur.

Doğrudan doğru yaratılışı incelemenin Allah'ı tanımaya delaleti akla dayanır. Okuma ve yazmada ise okuyan ve yazandan nakletme itibarıyla (Allah'ı tanımaya) işitmeye dayalı delaleti vardır. Bu şekilde Kur'ân akli delilleri de kapsamakla beraber onlar onun mânâsı olduğundan asıl kendi delaleti, sözle ve işitme yoluyla olan delalettir. Peygamber'in Allah'tan öğrenerek okuduğunu nakleder ve anlatır demek olur. Kur'ân'ın ilk inen âyetinin, böyle akıl ve işitmeye dayanan delili kapsayan, tekvinî (var etmeyle ilgili), teşriî (kanun yapmaya ait) emirlerle oku oku diyerek ve okumanın, yazmanın, ilmin öğretilmesi insana Allah'ın en büyük kereminden olduğunu hatırlatarak gelmesi elbette çok önemli ve çok dikkate değer. Burada Peygamber'in okumak için yazıya ihtiyacı olmadığı bildirilmekle beraber şüphe yok ki kalem ile öğretmenin de Allah'ın büyük bir ikramı olduğu açıklanmış ve böylece ümmet okuyup yazmaya teşvik edilmiş ve özendirilmiştir. Şu kadar ki bunu anlatırken peygamberin yazı yazmaksızın okuması, kitap sahibi olması, hakkındaki Allah'ın keremini, yani peygamberlik ve elçiliğini ispatlama görüşü açısından daha yüksek olduğu da ifade edilmiştir.

Nitekim bu mânâ, Ankebut Sûresi'nde "(Ey Muhammed!) Kur'ân'dan önce sen herhangi bir yazı okumuş değildin; onu elinle de yazmamıştın. Öyle olsaydı o iptalciler şüpheye düşerlerdi." (Ankebut, 29/48) âyetinde açıkça anlatılmıştır. Şu halde kalemin bu önemin ifade eden âyeti ilk okuma emri ile beraber kabul eden peygamberin (s.a.v) bundan sonra kalem ile yazıyı da öğrenip yazması gerekmezmiydi? sorusu sorulmaz. Gerçekten peygamberin kendi eliyle hiç yazı yazmadığı ve A'lâ Sûresi'nde "Sana Kur'ân'ı okutacağız (ve Allah dilemedikçe de) artık hiç bir şey unutmayacaksın." (A'lâ, 87/6) buyurulduğu üzere Allah tarafından okutulanı unutmayacağına dair kendisine güvence verildiğinden, ezberleme ve kavrama için de yazmaya ihtiyacı olmadığı, fakat indirilen (âyetler)i ümmetin ezberlemesi için vahy katiplerine okuyup yazdırdığı bilinmektedir. Acaba kendisi yazmamakla beraber yazılanı okumayı peygamberlikten sonra da bilmiyor muydu? Bu hususta da meşhur olanı, "hayır bilmiyordu". Çünkü Hudeybiye anlaşması belgesinde yazılan bir kelimeyi silmek için hangisi olduğunu Hz. Ali'ye sorduğu bilinmektedir. Bununla beraber "Şifa" ve "haşiyelerinde" anlatıldığı üzere sonradan katibi Hz. Muaviye'ye "Yani divite ham ipek koy, kalemi yan kes, ba'yı uzat, sin'i(n dişlerini) ayır, mim'i köreltme, Allah (kelimesini) güzel yap, er-Rahmân'ı uzat er-Rahîm'i güzel yap (süsle)." meâlinde besmeleyi güzel yazmasını emr ve tarif ettiğine dair bazı hadislere göre yazıyı bildiği de söylenmiştir. Bunu özel bir vahiy ile söylemiş olması düşünülmekle beraber bu "oku" emrinden sonra yirmi üç sene Kur'ân'ı okumak ve yazdırmak vazifesi olmuş olan Hz. Peygamber'in bu müddet içinde yazıyı da bellemiş olması akla uzak değil, uygundur. Bu onun hiç okumamış, yazmamış ümmi iken Allah'ın emri ile okur peygamber olması mucizesine aykırı olmaz, yasaklanmış da değildir. Daha önce okumuş yazmış olsaydı "O vakit iptalciler şüpheye düşerlerdi." (Ankebut, 29/48) buyurulduğu üzere iptal ediciler onun Allah tarafından indirildiğinde şüphe edebilirler idiyse de peygamberlikten sonra okur olması gibi yazıyı bilmesi de şüphe değil, vurgulama olur. Ve bu, âyetlerin teşvikine de yakışır. Fakat gerçekten fiili olarak yazmadığı ve başka kitap mütalaa etmediği kesindir.

KABUL OLUNMUŞ HACCIN KARŞILIĞI ANCAK CENNETTİR

Hac, bilinen aylardadır. Her kim o aylarda hacca başlayıp kendisine farz ederse; artık hacda kadına yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz hayırdan ne işlerseniz, Allah onu bilir. Kendinize azık edinin. Şüphesiz ki azıkların en hayırlısı Allah korkusudur. Ey akıl sahipleri! Benden korkun!

Rabbinizin lutfunu istemenizde size bir günah yoktur. Arafat'tan indiğiniz zaman Meş'ar-i Haram yanında (Müzdelife'de) Allah'ı zikredin. O'nu, size gösterdiği şekilde zikredin. Doğrusu siz, bundan önce gerçekten sapmışlardandınız.

Sonra insanların akıp geldiği yerden siz de akıp gelin. Allah'tan bağışlan-manızı isteyin. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

Nihayet hac ibadetlerinizi bitirdiğiniz zaman, önceleri babalarınızı andığınız gibi, hatta daha kuvvetli bir anışla Allah'ı anın. İnsanlardan kimisi: "Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver!" der. Onun için ahirette hiçbir kısmet yoktur.

Yine onlardan: "Ey Rabbimiz! Bize dünyada bir güzellik ve ahirette de bir güzellik ver ve bizi ateş azabından koru!" diyenler vardır.

İşte onlar için, kazandıklarından bir nasib vardır. Allah, hesabı çok çabuk görür.[1]

Hac ve umreyi de Allah için tamam yapın. Eğer bunlardan alıkonursanız, o zaman kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Bununla beraber bu kurban, kesileceği yere varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. İçinizden hasta olana veya başından bir rahatsızlığı bulunana tıraş için oruç veya sadaka yahut da kurbandan ibaret bir fidye gerekir. Engellemeden kurtulduğunuz zaman da her kim hacca kadar umre ile sevap kazanmak isterse, ona da kolayına gelen bir kurban gerekir. Bunu bulamayana ise üç gün hacda, yedi de döndüğünüzde ki tam on gün oruç tutması lazım gelir. Bu hüküm, ailesi Mescid-i Haram civarında oturmayanlar içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah'ın azabı gerçekten çok şiddetlidir.[2] Bu âyet de kendisinden önceki kısım gibi kaza umresi yılı denilen, hicretin yedinci yılında nazil olmuştur.

HACC: Sözlükte kastetmek demektir. Fakat mutlak kasıt değil, büyük ve önemli bir şeyi kastetmektir. Dînen: Tahsis edilen bir zamanda, tahsis edilen bir yeri özel bir şekilde ziyarettir ki hac niyetiyle, tahsis edilen yer ve zamanda ihrama girip, Arafat'ta vakfe, sonra Kabe'yi ziyaret tavafından ibaret olan mahsus (özel) fiillerdir. İhram, vakfe, tavaf, bu üç fiil, gerek farz ve gerek nafile haccın farzlarıdır. İhram şart, vakfe ve tavaf da rükündür. Tahsis edilen yer ve zaman da şartın şartı olan şartlar kısmındandır. Buna göre haccın şartları, rükünleri ve bunlardan başka vacipleri, sünnetleri, müstehabları, yasakları vardır. Şöyle ki:

A) Rükünleri: Vakfe ve tavaftır.

B) Şartları: Sahih olmasının şartı ve vücûbunun şartı olmak üzere iki çeşittir:

1- Sahih olmasının şartı: Müslüman olmak, niyet ile ihram, tahsis edilen yer ve zamandır. Hac aylarından önce hiç biri sahih olmaz.

2- Vacib olmasının şartı: Bu da ikidir:

a- Vacib olmasının kendi şartıdır ki İslâm, hürriyet, akıl, buluğ, hacca gitme gücü, vakit, İslâm yurdunda bulunmak veya düşman yurdunda ise haccın farz oluşunu bilmiş olmaktır.

b- Edasının vacib oluşunun şartıdır ki, vücut sağlığı, hissî engeller bulun-maması, yol güvenliği, kadın hakkında iddet bekleme durumu olmaması, kocası veya bir mahreminin, yanında beraber bulunmasıdır.

C) Vâcibleri:

1- İhramı mîkattan veya bir sakıncası yoksa daha önceden giymek,

2- Arafat'ta vakfeyi, güneşin batışına kadar uzatmak,

3- Müzdelife'de de vakfe yapmak,

4- Safa ile Merve arasında yedi şavt sa'y etmek,

5- Sa'yi, ona hazırlık olan bir tavaftan sonra yapmak.

6- Tahsis edilmiş olan yerde taş atmak,

7- Halk veya taksîr, yani başını kazıtmak veya saçlarını kısaltmak,

8- Mekke'ye dışardan gelenler için "tavaf-ı sader" denilen veda tavafı yapmak,

9- Tavafa Hacer'ül-Esved'den başlamak,

10- Tavafı sağdan yapmak,

11- Özrü yoksa tavafta yürümek,

12- Tavafta, cünüplükten ve abdestsizlikten temizlenmiş olarak bulunmak,

13- Avret yerlerini örtmek,

14- Tavafın yedi şavtından son üçünü yapmak (ilk dördü farzdır).

15- Sa'ye Safâ'dan başlamak,

16- Kıran ve temettü' haccı yapanlar için kurban kesmek,

17- Her yedi tavaftan sonra iki rekat namaz kılmak.

18- Şeytan taşlama ile tıraş olma arasındaki tertibe riayet etmek.

19- Kurban kesme günlerinde kurban kesmek.

20- Tıraşı yerinde ve zamanında olmak.

21- Ziyaret tavafını, kurban bayramının ilk üç gününde yapmak.

Bu vâciblerden biri terk edilirse kurban kesmek gerekir.

D) Sünnetleri:

1- Kudüm tavafı yapmak, yani Mekke'ye girince Kabe'yi tavaf etmek.

2- Kudüm tavafında veya farz tavafta "remel" yapmak, yani tavafın üç şavtında -devrinde- harp meydanında savaşa çıkmış pehlivan gibi omuzlarını titreterek yürümek.

3- Safa ile Merve arasındaki iki yeşil direk arasında koşmak.

4- Tahsis edilen günlerde geceleyin Mina'da yatmak.

5-  Mina'dan Arafat'a güneş doğduktan sonra, Müzdelife'den Mina'ya da güneş doğmadan önce hareket etmek.

Bunlardan başka daha birtakım hususlar ki müstehabları ve edepleri ile beraber tafsilatı fıkıh kitaplarındadır.

E) Haccın Yasakları: Bu da iki çeşittir:

1- Şahsın kendinde yapmaktan men edildiği şeylerdir ki cinsi münasebet,

saç ve kıl kesmek, tırnak kesmek, koku sürünmek, başını ve yüzünü örtmek, dikişli bir şey giymektir.

2- Başkasına yapmaktan men edildiği şeylerdir ki birisini tıraş etmek; gerek Harem ve gerekse Hıll bölgesinde av yapmaktır.

İhramdan çıkıncaya kadar bunların hiç biri yapılamaz, yapılırsa ceza lazım gelir. Gerçi Haremin ağacını kesmek dahi yasak ise de bu yasaklık, hacca ve ihrama mahsus değildir. Şafiî mezhebinde Safa ile Merve arasında sa'y ve bir görüşe göre tıraş veya saçları kısaltmak da haccın farzlarından ve hatta rükünlerindendir.

Haccın şer'î sebebi Beytullah'tır. Çünkü hac, ona muzaf olur da "Beytin haccı" denir. Beyt ise bir olup tekrar edilmediğinden hac, müslümana ömründe bir kere fevren, yani ilk imkan senesinde farz olur. Sonraya bırakma yoluyla farz olup acele edilmesinin daha faziletli olduğu da rivayet edilmiştir. Bu âyetlerin nazil olduğu kaza umresi yılında Peygamber efendimiz, Zilkadede umre suretiyle Kabe'yi ziyaret etmiş ve bir yıl önce müşriklerin engellemeleriyle tamamlayamadığı umreyi bu şekilde kaza ettikten sonra antlaşmaya göre üç günden fazla Mekke'de kalamayacaklarından hacdan önce geri dönmüştü.

Ertesi yıl, hicretin sekizinci yılında Hudeybiye antlaşmasının müşrik-ler tarafından bozulmasından dolayı, Ramazan-ı Şerifte hareket edilmiş ve Ramazanın son on gününde Mekke fethedilmiş; Şevval içinde Huneyn savaşı, Taif kuşatması yapılmış, Resulullah, yine bir umre yaparak hac vaktinden önce Medine'ye dönmüştür. O sene Mekke'de vali bırakılan Attab b. Üseyd, Arab geleneğine göre insanlara hac yaptırmıştı. Daha ertesi hicretin dokuzuncu yılında Hz. Ebu Bekir es-Sıddîk (r.a.) Hz. Peygamber tarafından hac emiri tayin buyurulmuş, ilk olarak bu yıl İslâmi hac yerine getirilmişti. Bundan sonra Beyt-i Şerifin (Kabe'nin) çıplak olarak tavaf edilmemesi ve müşriklere hac yaptırılmaması ilan olunmuş ve nihayet hicretin onuncu yılında bizzat Resulullah, ilk ve son olarak haccı eda etmiş ve hac ibadetini tamamen öğretmişti. Bu seneye "Haccetü'1-vedâ" denilmiş ve ertesi yıl Peygamberimiz vefat etmiştir. Bundan dolayı Resulullah'ın yaptığı bu son haccın, farzı eda için olduğunda şüphe yok ise de öncekilerin farz olduğu sabit değildir. Bu, "Hac ve umreyi Allah için tamam yapın."[3] emri, haccın aslının farz olduğunu kesin olarak ifade etmeyip, başlanmış olan herhangi bir hac ve umrenin tamamlanmasının vacib olduğunu ifade ettiğine göre hac, daha sonra: "Yoluna gücü yeten her kimsenin, o beyti haccetmesi, insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır."[4] delili ile farz kılınmış ve Peygamber tarafından da ilk imkân senesinde ertelenmeden yerine getirilmiştir.

Bu şuna benzer; çok kıymetli bir insan arkadaşını evine davet etse, davet edilen şahıs dese ki, ben senin davetini kabul etmiyorum senin davetine gelip kendimi yoramam demesi ne kadar abes olur. Halbuki davet eden Allah’ımızdır. Müminler de ben Kabe’ye gidip oralarda para harcayamam Hacca gitmeye ne gerek, onun yerine hayır yap başka şey yap demesi; Halbuki Allah’ımız onu evine davet ediyor. Bir şairin dediği gibi

Her kime Kabe nasib olsa Hüda davet eder,

Her kişi sevdiğini hanesine davet eder

Bununla beraber haccın daha önce bu âyetlerle kaza umresi senesinde farz kılınmış olması düşünülmekte ve bu takdirde Peygamber tarafından gecikmeli olarak eda edilmiş olması da muhtemel bulunduğundan haccın farz oluşunun fevri (tehirsiz) olup olmaması imamlar arasında ihtilaflıdır. İmam-ı Azam'dan iki rivayet vardır. Birini İmam Ebu Yusuf, diğerini İmam Muhammed tercih etmiştir. Daha sahih olanı, Ebu Yusuf rivayeti olan fevridir. İmam Mâlik'ten tercih edilen rivayet ise İmam Muhammed gibi sonraya bırakmadır.

Haccın hikmetine gelince, bunun, dini ve dünyevi birçok faydayı kapsadığı her türlü şüpheden uzaktır. Bu cümleden olarak kıble işinde açıklanan,  "Nerede bulunursanız bulunun, Allah hepinizi bir araya getirecektir."[5] ifadesinin yüce kapsamındaki sosyal birliği fiilen tecelli ettirecek olan en büyük ve en geniş bir kulluk nişanesidir ki bunun şümulünün genişliğini, yer küresi üzerindeki hiçbir yerde bulmak mümkün değildir. Zira Kâbe-i muazzama kadar kutsallığı eski olan hiçbir tevhid mabedi yoktur. Kabe'nin, İbrahim milletiyle ilgisi, bütün semavî dinlerce kabul edilmiş; hatta Hz. Adem'e kadar ulaştığı da rivayet edile gelmiştir.

Mekke'nin hürmeti, (saygınlığı) ta yeryüzünün yaratılmasıyla mevcut-tur. Adem (A.S) Rabbimizden Beyti mamuru istedi. Her gün 70 bin melek girip ziyaret eder bir daha onlara sıra gelmezdi. Kabenin aslı olan Beyti Mamuru Allah’u Teala dünyaya indirdiğinde kırmızı yakuttan idi. Nuru doğu ve batıyı aydınlatırdı. Cinler ve şeytanlar Onun nurundan kaçtılar, nurun geldiği yeri merak edip yüksek yerden dönüp baktılar ki; Kabe’den geliyor. Yaklaşmak istediler, fakat Melekler etrafını kuşatıp yaklaştır-madılar. Onların yaklaşması yasak olduğundan Haram (Haremi Şerif) denildi.[6]

Kabe'yi haccetmek, insanlığı bütün esas kökeninden birleştirmeye yönelik ve buna yardımcı olduğu halde; ondan sonra ortaya konan mabedler ve yerler nispeten özel oluşlarından dolayı böyle herkesi birleştirmeye uygun değildir. Hatta bizzat Peygamber'in kabrinin toprağı Kabe'den efdal olduğu halde, Kabe için mevcut olan haccın sebepleri ve özellikleri bunda bile tasavvur olunamaz. Şu halde Allah nezdinde hacca en layık olan birlik kıblesinin, herhalde "eski ev" yani Kabe olduğunda hiç şüphe yoktur. Bundan başka Kabe arayanlar, tevhide değil; şirk ve ayrılığa çalışmış olurlar.

Sonra hac, bir taraftan namaz gibi bedenî, diğer taraftan zekat gibi malî yönleri içeren toplayıcı bir ibadettir. Aynı zamanda cihad mânâsını da taşımaktadır. Nitekim bir hadis-i şerifte vârid olduğuna göre: "Hac, bir cihaddır, umre tatavvu (nafile)dur."Yine bu münasebetledir ki burada hac meseleleri, cihad emirleriyle beraber nazil olmuştur.

UMRE: Sözlükte ziyaret manasınadır. Dinî bakımdan ihram, tavaf, sa'y, sonra da tıraş olmak veya saçları kısaltmaktan ibaret olan özel bir ziyarettir. Umre, küçük bir hac demektir ki ihram şartı, tavaf ve sa'y rükünleri, tıraş olmak veya saçları kısaltmak vacibidir. Demek ki bunun hacdan mahiyet itibariyle farkı; vakfe rüknünün bulunmaması, sa'yin rükün olmasıdır. Hüküm itibariyle farkı da hac farzdır; umre ise farz değil, nafile bir ibadettir. Bununla beraber göreceğimiz üzere bunun da farz olduğunu söyleyenler vardır. Şimdi bir senenin hac aylarında, hac ile umrenin birlikte yapılması veya yapılmamasına göre haccın üç çeşidi vardır: bunlar da ifrad haccı, temettü1 haccı ve kıran haccıdır.

a) İfrad haccı: Mekke'ye dışardan gelenlerin, mikattan yalnız hac niyetiyle ihrama girip, kudüm tavafını yaptıktan sonra hacla ilgili fiiller bitinceye kadar Mekke'de ihramlı olarak kalmalarıdır. Bunda umre bulunmayıp bir tek hac yapılmış olduğundan buna müfrid haccı veya ifrad haccı denir. Mekke'ye dışardan gelenlerin, ihramsız geçmeleri caiz olmayan mikat yerleri beştir: Zülhuleyfe, Zati ırk, Cuhfe, Karn, Yelemlem'dir.

1 İbn Mace, Menâsik, 44.

b)- Temettü' haccı: Mikattan umre niyetiyle ihrama girip, umre için tavafı ve sa'yi yaparak tıraş olup ihramdan çıkmak; sonra Mekke'de bir Mekke'li gibi kalıp, nihayet terviye gününde hac için haremden ihrama girerek haccı tamamlamak ve kurban kesmektir. Uzun süre ihramda kalmamak için umreden bu şekilde istifade edildiğinden dolayı buna temettü' haccı adı verilmiştir.

c)- Kıran haccı: Mikattan hem umre ve hem de hac, ikisine birden niyet ile ihrama girip, Mekke'ye varınca önce umre için tavaf ve sa'y, sonra hac için kudüm tavafı ve sa'y etmek, daha sonra ihramdan çıkmaksızın sonuna kadar hac fiillerini yapmak ve kurban kesmektir. Cahiliye devrinde umre ile haccın, hac aylarında birlikte yapılması caiz değildi. Bu âyet, bunların meşru olduğunu açıklamak için nazil olmuş ve şükranesi olmak üzere kurbanı da vacib kılmıştır.

Şöyle ki:Yukarıdaki emirleri yerine getirin. Allah için hac ve umreyi de tamamlayın. Yani isterse nafile olsun, hac ve umreden birine veya ikisine başladınız mı tamamlayın, eksik bırakmayın. Yahut da tamam olarak icra edin. Ne başından, ne de sonundan hiçbir eksik bulunmasın.

Geçen Hudeybiye senesi umreye başlanmış, fakat müşriklerin harbe kalkışmaları üzerine tamamlanamamıştı. Onun için bu sene hem onun tamamlanmasıyla kazası emredilmiş, hem de bu münasebetle inkişafa hazır bulunan haccın meşru kısımlarına da işaret buyurulmuştur. "Amellerinizi iptal etmeyin!"[7] yasağında da açıklanacağı üzere genel olarak nafileler bile başlamakla farz olur ve eksik bırakılırsa kazası lazım gelir. Bundan anlaşılır ki bu tamamlama emrinde henüz haccın veya umrenin doğrudan vacib olduğuna dair kesin bir delil yoktur. Hac, bundan sonra "Beyt (Kâbe)i haccetmek, insanlar üzerinde Allah 'ın bir hakkıdır.[8] nassı ile farz kılınmış ise de, umrenin doğrudan vacib olduğuna dair bir nas yoktur. Fakat birçok âlimler ve tefsirciler umrenin de vücûbunu, yani farz olduğunu söylemişlerdir.

Hz. Âişe, İbnü Abbas, İbnü Ömer, Hasen-ı Basrî, İbnü Şîrîn, umre vacibdir demişlerdir. İmam Şafiî de bunu tercih etmiş ve tamamlamanın vacib oluşunun, aslın vacib oluşunu gerektireceği görüşüne sahip olmuştur. Bunun tersine Abdullah b. Mes'ud, İbrahim Nahaî ve Şa'bi'den umrenin "nafile" olduğu rivayet edilmiştir. Mücâhid de: "Allah için hac ve umreyi ta-mamlayın." ilâhî sözünde "Biz hac ve umre ile emrolunmadık." demiştir. Aynı zamanda tamamlamanın mânâsında da seleften çeşitli rivayetler vaki olmuştur.

Görülüyor ki, bunların aslı ilk plânda iki mânâya yöneliyor: Birinde "Başladığınızı tamamlayın." demek, diğerinde de gerek başından ve gerekse sonundan tam yapın demek oluyor. Bir de tam yapmanın şeklinde ihtilaf edilmiş bulunuyor. Birinci mânâda doğrudan vücub ihtimali yoktur. Fakat ikinci de vacib olması da olmaması da muhtemeldir. Halbuki farziyet yani kesin vücub, ihtimal ile sabit olamayacağından, bu âyetten hac ve umrenin farz olduğunu anlamak mümkün olamaz. Bunun için Hanefi mezhebinde umre ayrıca farz olan bir ibadet değildir. Hac da dahil, hayır ve nafile kabilinden bir ibadettir. Her nafile gibi başlamakla vacib olup tamamlanma-sı lazım gelir. Gerçekte umreye "hacc-ı asgar" (küçük hac) denir. Böyle olduğu halde büyük hacda dahil olmayan müstakil bir hac farz olsaydı iki hac farz olması gerekirdi. Halbuki Akra b. Habis: "Hac her sene midir, yoksa bir kere midir, ey Allah'ın Resulü?" sorusuna cevaben Resulullah'ın: "Bir keredir, fazlası nafiledir."[9] buyurduğu sabittir. Yine Câbir hadisinde: "Umre kıyamet gününe kadar hacda dahildir." ve "hac, cihad, umre nafiledir."[10] diye rivayet edilmiştir. Bundan dolayı umrenin doğrudan vücubuna kesin delil bulunmamakla beraber, vacib olmadığına dair sahih haber de vardır.

Fakat gerek hac ve gerekse umreye nafile olarak da başlanmış olsa, bütün nafilelerde olduğu gibi başlamak ve gerekli kılmakla vacib olacaklarından tamamlanmalarının farz olduğunda da şüphe yoktur. Bu bakımdan: ilgili İhramdan sonra ihsar meydana gelir, zorlayıcı bir engele tutulup, hacdan veya umreden kalırsanız , kurban cinsinden kolayınıza gelen bir şey lazımdır.

HEDY: Deve, sığır, davar cinsinden Beytullah'a hediye edilen kurbanlıkların ismidir ki en azı bir koyun veya keçidir. "Büyük baş hayvan"ın yedide biri de yeterli olur..

      İbn-i Ömer (Radıyallahu Anhüma) buyurdu ki: Bir kere ben, Mina mescidinde Resulullah (S.A.S) ile beraber otururken, biri Ensardan diğeri sekîf kabilesinden iki kişi gelerek, ona selâm verdiler. Sonra: "Ya Resulallah! Sana (bazı şeyler) sormaya geldik." dediler. Bunun üzerine Resulullah (S.A.V): "isterseniz sizin sormak istediğiniz şeyleri (siz sormadan) söyleyeyim, isterseniz ben susayım (siz sorunda söyleyeyim)." buyurdu. O iki zat: "Ya Resulallah! Sen bize söyle." dediler. Daha sonra Se-kafî Ensarî'ye: "Sen sor." deyince, Ensarî de: "Sen söyle ya Resulallah!" dedi.

O zaman Resulullah (S.A.V) : "Sen bana, Beyti Haramı kastederek evinden çıkışının, tavaftan sonraki iki rekâtının, Safa ile Merve arasındaki Sa'yinin, Arefe günü İkindisindeki vakfenin, şeytanları taşlamanın, başını traş etmenin, daha sonra (farz) tavafı yapmanın ve Arafat'tan inmenin sevaplarını sormaya geldin." buyurunca, O Sahabi: "Seni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, elbette ben sana bunlardan sormaya gelmiştim." dedi.

Resulullah (S.A.V) (bunların sevabını beyan etmek üzere) şöyle buyurdu: "Şüphesiz Beyti Haramı kastederek evden çıktığında, deven, adımını her koyup kaldırdığında, Allah-u Tealâ ona karşılık mutlaka sana bir sevap yazar ve bir günahını siler. Tavaftan sonraki iki rekâtın ise, İsmail oğullarından bir köle azat etmek gibidir. Ondan sonra, Safa ile Merve arasında sa'y etmen ise yetmiş köle azat etmen gibidir.

Arefe günü ikindide vakfe yapmana gelince, şüphesiz Allah-u Tebareke ve Tealâ birinci kat semaya inerek sizinle meleklere iftihar eder ve: "Kullarım uzun yollardan, cennetimi umarak, pejmürde kıyafetlerle bana geldiler, sizin günahlarınız kum taneleri veya yağmur damlaları veya denizin köpüğü kadar olsa da elbette onları mağfiret ederim veya affederim. Ey benim kullarım! Siz de, şefaat ettikleriniz de affolunmuş olduğunuz halde (buradan) inin." buyurur.

Senin, şeytanları taşlamana gelince, attığın her taşa karşılık helak edici günahlardan büyük bir günah (affedilir). Kurban kesmen ise, (kestiğin kurban) Rabbinin yanında senin için saklanmıştır. Başını traş etmene gelince, traş ettiğin her kıla karşılık senin için bir sevap vardır, ayrıca bir günahın da silinir. Ondan sonra Beytullah'ı tavaf ettiğinde ise, hiç günahsız olarak tavaf etmiş olursun. Bir melek gelip ellerini senin iki omuz arana koyarak: "Gelecekte yeni amellere başla. Çünkü geçmiş bütün günahların affedilmiştir." der.[11]

Bir hac vazifesini, vacipleri, sünnetleri, edepleri dairesinde yapacak bir kişi, şu şekilde hareket eder:

1- Helal, tertemiz bir mal tedarik eder, ödenmesi lâzım borçları var ise öder, kazaya kalmış ibadetleri var ise mümkün mertebe kaza eder, tövbe ve istiğfar eder, kendisini kötü sözlerden korur, güzel hasletli olmaya çalışır, mütevazi bir şekilde hareket eder, yola çıkacağı zaman evinde iki rekat namaz kılar.

Bismillahi tevekkeltü alellahi la havle vela kuvvete illa billah.

"ALLAH'u Teâlâ'nın adı ile (Hac yolcuğuna çıkıyorum) ALLAH'u Teâlâ'ya tevekkül ettim. Bütün güç ve kuvvet sadece ALLAH'u Teâlâ'nın yardımı iledir." diyerek Hakk’a sığınır, aile efradıyla, dostlarıyla veda ederek yola çıkar.

2- Mikat, denilen yerlerden birine varınca yıkanır veya abdest alır, giderilmesi lâzım gelen fazla tüyleri bedeninden giderir, tırnaklarını ke-ser, elbisesini çıkarır, beyaz, temiz bir peştamal ile dikişsiz bir örtüye, mesela bir-iki havluya sarılır, güzel kokulu şeyler sürünür, başını açık, ayaklarını çorapsız bulundurur, üstü açık topukları kısa ayakkabı giyinir, iki rekat ihram için namaz kılar, ihrama niyet edip

ALLAH'ümme inni üridü'l-hacce feyessirhu li ve tekabbelhu minni.

"Yarabbi! Ben hac etmek istiyorum, onu bana kolay kıl ve onu benden kabul et" diye dua eder, sonra da:

Lebbeyk. ALLAH'ümme Lebbeyk... diye telbiyede bulunur.

3- Böyle ihrama girdikten sonra hanımı yanında ise cinsel ilişkide bulunmaz, hanımını öpüp okşamaz, dikişli elbise giyinmez, güzel kokulu şeyler sürünmez, saçlarını, tüylerini, tırnaklarını kesmez, güvercin, geyik gibi av hayvanlarını avlamaz, yeşil ağaçları, otları kesip koparmaz, kötü ve şehevi sözlerde bulunmaz, arkadaşları ile ve başkaları ile çekişmez, fakat yıkanabilir, para kesesini beline bağlayabilir.

4- Her namaz kıldıkça ve yolcu kafilelerine rast geldikçe, yokuşlara çıkıp, inişlere indikçe: "= Lebbeyk ALLAH'ümme Lebbeyk" diye yüksekçe bir sesle telbiyede bulunur. Mekke-i Mükerreme'ye varacağı zaman yıkanır, veya abdest alır, Mekke-i mükerreme'ye girince hemen Mescid-i Haram'a koşar, Beytullah'ı görünce: "- Lebbeyk…" diye telbiyede "اَللهُ اَكْبَرُ - ALLAH'ü ekber" diye tekbirde "- Lâ ilahe illALLAH" diye tehlilde bulunur, salât ü selam okuyarak:

"ALLAH'ümme zid beyteke teşrifen ve ta'zimen ve tekrimen ve birran ve mehabeten"

"Ey ALLAH'ım! Beyt-i izzetine mahsus şerefi, ta'zimi, saygıyı, ihsan ve heybetini arttır." diye duâ eder.

Hacer-i Esved tarafına yönelerek tekbir alır, Hacer-i Esved'i selamlar, mümkün ise kimseye eziyet vermeksizin öper veya elini sürer. Sonra da Kâbe-i muazzama'yı sola alarak hatimin arkasından tavaf-ı kudûme başlayıp Beytullah'ın etrafını yedi defa dolaşır, bu tavafın ilk üç şavtında "Remel" yapar, yani adımlarını kısaltır, omuzlarını silkele-yerek çalımlıca bir sürat gösterir ve her dolaşmasında Hacer-i Esved'e gelince onu selamlar, bu tavafı müteakip de İbrahim aleyhisselam'ın makamında, kalabalık ise Harem-i şerif'in diğer yerinde iki rekat namaz kılar, sonra Hacer-i Esved'i yine selamlar, (istilam eder).

5- Bundan sonra sa'y için Safâ ile Merve caddesine çıkar, bu cad-dede evvela Safâ tepesine Beyt-i Muazzam görülünceye kadar çıkıp Beytullah'a yönelerek tekbir ve tehlilde, salât’ü selamda bulunur. Sonra buradan Merve tarafına gider, bu sahadaki iki yeşil direk arasında sürat gösterir, bu şekilde dört defa Safâ'dan Merve’ye, üç defa da Merve'den Safâ'ya gider gelir, Merve tepesinden de Kâbe-i muazzama'ya karşı tekbir ve tehlilde, salâtü selâmda bulunur ve böyle her geliş-gidişte telbiye yapar, sürat ile yürüdüğü zaman;

"ALLAH'ümmağfir verham vetecavez amma ta'lem. Feinneke ente'l-aliyyü'l-azim."

"Ya Rabbi! Bağışla, merhamet et, bildiğin kusurlarımıza bakma, çünkü sen şüphesiz en yüce, en büyüksün." diye dua eder.

Bu geliş-gidişin peşpeşe bir halde olması daha faziletlidir, ara ile yapılması da caizdir.

6- Yalnız hacca niyet etmiş olan bu zat, böyle sa'y ettikten sonra da Mekke-i mükerreme’de yine ihramlı olarak kalır, dilediği zaman Beytullah'ı nafile tavaf eder, Zilhicce'nin sekizinci - Terviye - günün de sabah namazını Mekke-i mükerreme'de kılar sonra "Mina" mevkiine çıkar, orada Arefe günü'nün sabah namazını kılıncaya kadar durur, sonra Arafat'a gider, o gün güneş batınca da Müzdelife'ye yönelip ge-ceyi Müzdelife'de geçirir, akşam namazını yolda kılmayıp yatsı namazı ile beraber imama uyarak Müzdelife'de kılar. Kurban bayramı gününün fecr(şafak)ı doğunca da hemen sabah namazını kılar, sonra Müzde-life'de "Meş'ar-i haram" denilen mevkiye gider, orada biraz durur, bütün bu yerlere gider gelirken vakit vakit telbiyede bulunur.

7- Meş'ar-i haram'da iken fecir (şafak) tamamen aydınlanınca daha güneş doğmadan Mina tarafına vakar ve sükünet ile yönelir, Mina'da Cemretü'l-akabe denilen taş kümesine yedi tane küçük taş atar, bu taşları sağ elinin baş ve şehadet parmakları ucu ile tutarak atar ve herbirini attıkça tekbir alır, bu atış bitince orada durmaz. Sonra dilerse kurban keser, daha sonra tıraş olur veya saçlarının uçlarından parmak uçları kadar bir şey kırkar, bunları yapınca hanımı ile cinsel ilişkiden başka ihramın bütün yasakları kendisine mübah olmuş olur.

8- Bundan sonra aynı günde, yani bayramın birinci gününde veya ikinci veya üçüncü gününde Mekke-i mükerreme'ye döner, tavaf-ı zi-yareti yapar, tavaf-ı kudûmde remel yapmamış ise bunu tavaf-ı ziyaretin ilk üç şavtın da yapar, bu tavafı bitirince iki rekat namaz kılar. Artık bu tavaftan sonra, kendisi için hanımı ile cinsel ilişki de mübah olmuş olur.

Tavaf-ı ziyaret için Mina'dan Mekke-i mükerreme'ye Bayramın birinci gününde inmek daha faziletlidir.

9- Tavaf-ı ziyaretten sonra tekrar Mina'ya gider, Cemreleri taşlamak için üç gün Mina'da oturur. Bayramın ikinci günü zeval(öğle) vaktinden sonra Mina'da "Mescid-i Hayf" yakınındaki Cemre-i ûlâ'dan başlayarak cemrelerin üçünü de taşlar. Şöyle ki, yaya yürüyerek evvela Cemre-i ûlâya, sonra Cemre-i vustaya yedişer taş atar ve her birinde tekbir alır, ve bu iki cemreden her birinin yakınında ayrıca durup kendisine, anasına, babasına, din kardeşine dua eder, sonra binitli olarak Cemre-i Akabe civarına gider, buna da yedi taş atar, fakat burada dua için durmaz.

Bayramın üçüncü gününde de zeval(öğle)den sonra bu tertip üzere cemreleri taşlar. Şayet Mina'da iken bayramın dördüncü günü de girecek olsa, o gün dahi böylece taş atar. Bu güne mahsus olmak üzere taşları zeval(öğle)den evvel de atılabilir.

(Bu halde atılan taşların sayısı yetmişe ulaşmış olur. Bu taşlar, Müzdelife'de iken veya Mina'ya gelirken toplanır, ihtiyaten yıkanır, cemrelerde biriken taşlardan alıp atmak mekruhtur.)

10- Bundan sonra tekrar Mekke-i mükerreme'ye döner, yolda "Muhassab" denilen düzlükte biraz durup dinlenir. Daha sonra Mekke-i mükerreme'ye giderek Harem-i şerif'e varır, veda tavafını yaparak iki rekat namaz kılar. Bundan sonra zemzem kuyusunun yanına gider, elinden gelirse suyunu kendisi çeker, Beytullah'a karşı durup kana kana içer, bununla yüzünü, başını yıkar ve kolayına gelirse, bedenine de döker, içtikçe:

"ALLAH'ümme inni es'elüke ilmen nâfian ve rizkan vâsian ve şifâen min külli dâin."

"Ey ALLAH'ım! Ben senden faydalı bilgi, geniş rızık, ve her has-talıktan şifa dilerim!" diye dua eder.

11- Zemzem suyunu içtikten sonra Kâbe-i muazzama’nın en yüksek eşiğini öper ve mümkün olursa, içerisine girip iki rekat namaz kılar, duvarına yüzünü sürüp ALLAH Teâlâ'ya hamd eder, istiğfarda bulunur, kemali edep ile tekbir ve tehlil ederek, daha sonra Mültezem'e gelir, yüzünü ve göğsünü koyar, Kâbe-i muazzama'nın örtüsüne yapışarak duada bulunur. Artık Mekke-i mükerreme'de kalmayacak ise yüzünü Beytullah yönünden ayırmayıp ayrılışından dolayı bir hüzün ile ağlaya ağlaya veya ağlar gibi bir vaziyet alarak arka arka çekilir, Harem-i şerif’ten çıkar, dilediği gün memleketine döner.

Bu hac vazifelerini yerine getirme hususunda kadınlar da erkekler gibidirler. Şu kadar var ki kadınlar, ihramda normal, âdetleri üzere gi-yinmiş ve başları ile ayakları örtülü bulunmuş olur. Bununla beraber yüzlerine dokunmamak üzere bir peçe de kullanabilirler. Telbiyelerde seslerini yükseltmezler, tavafta ve Safâ ile Merve arasında sürat gös-termezler, ihramdan çıkmak için de saçlarının uçlarından biraz kesmekle yetinirler. Hacer-i Esved'i selamlamak için erkeklerin aralarına sıkışmazlar.

Adet görmeye başlayan bir kadın, haccın bütün vazifelerini yapabilir. Yalnız bu halde tavaf-ı ziyareti yapamaz, tehir eder. Bu tehirinden dolayı kendisine kurban veya başka bir ceza da lâzım gelmez.

Tavaf-ı ziyaretten sonra adet görmeye başlayan bir kadından veda tavafı vazifesi düşer.

Mekkei Mükerremede bir hacının dikkat etmesi gerekli hususlar; beş vakit namazı mümkün mertebe Beytullahta kılması takati yettiği kadar tavaf yapması özellikle Elli tavaf çünkü elli tavafı yapan günahından arınmış olur. Kabede oturup Kuran okumak ve hatim yapmak, yolda, otelde, Kabede bütün her yerde kendine, ailesine ve bütün müslümanlara hayır dua temek gerekir.

Medinede kırk vakit namazı peşpeşe kılan cehennemden berat ve azaptan kurtuluş yazılır ve münafıklıktan uzak olur.[12]

         Efendimiz (S.A.V)’i ziyarete giderken yasini şerif ve fetih suresini okuyup ziyaret yapması, Cennetül Bakiyi ziyaret etmek. Kuba mescidine gidip kuşluk namazını kılması, özellikle cumartesi günü Kuba’ya gidip kuşluk (duha) namazını kılarsa umre sevabı almış olur.[13] Kabul olunmuş haccın karşılığı ancak cennettir. [14]

 Rabbim helal kazançlarla mebrur haclar nasib eylesin. Amin.    

 

 

 

İsmail  Hünerlice

İrşad



[1] Bakara Suresi: 197-202

[2] Bakara Suresi: 196

[3] (Bakara, 2/196)

[4] (Âl-i İmrân, 3/97)

[5] (Bakara, 2/148)

[6] . Ruhul beyan 5/104

[7] (Muhammed, 26/33)

[8] "(Âl-i İmrân, 3/97)

[9] Ebu Davud, Menâsik, 1; Nesâî, Menâsik, 1

[10] İbn Mace, Menâsik, 44

[11] (Bezzar, Taberanî, İbn-i Hibban, Heysemî, Mecmeuz Zevaid:3/277, Suyûtî, Dürrül Mensur:l/551, 552

 

[12] . A.b.Hanbel; 3/155

[13] İbni Mace; İkame:197; 1/453

[14] Tirmizi;Hac.2; No:810; 2/218 2.,Nesai;Hac:6; No:2630; 5/115  3.İbni Mace; Menasik:3; No.2887; 2/964 4.A.b.Hanbel;No:167; 1/25-387  5.İbni Hibban;Hac:1; No:3693; 9/6  6. Tabarani Kebir;No:10406; 10/186  7.İbni Huzeyme;Zekat:464; No:2512; 4/130  8.EbuYala; No:5214; 4/427  9.Hilye; 4/110

 

FARZ NAMAZINDAN SONRA ÜÇ DEFA İSTİĞFAR GETİRİLİR.

       

 

حدثنا داود بن رشيد حدثنا الوليد عن الأوزاعي عن أبي عمار اسمه شداد بن عبد الله عن أبي أسماء

عن ثوبان قال كان رسول الله صلى الله عليه وسلم إذا انصرف من صلاته استغفر ثلاثا وقال اللهم أنت السلام ومنك السلام تباركت ذا الجلال والإكرام قال الوليد فقلت للأوزاعي كيف الاستغفار قال تقول أستغفر الله أستغفر الله

 

Sevban dan naklen rivayet etti. Sevban şöyle demiş: Resulullah (S.A.V) namazından çıktığı zaman üç defa istiğfar eder ve:

Allah’ım, Selam sensin; selamette ancak sendendir. Mübareksin. Ey Celal ve İkaram sahibi. Derdi.

Velid demiş ki: Evzai’ye: Bu istiğfar nasıl olacak? Dedim. Estağfirullah estağfirullah dersin; cevabını verdi.

 

1.      Müslim; Mesacid ve mevadiğus Salat:26; No:591; 1/414

2.      Abdurrezzak; No:3195; 2/236

3.      Taberani Elmu'cemul Evsat; No:7738;7/364

4.      Taberani Elmu'cemul Sağir; No:839;2/91  

YUKARI